Ahmet Hamdi Tanpınar, edebiyatımızın başyapıtlarından biri olan Beş Şehir’de Bursa’yı anlatırken şöyle der: "Bursa'da ikinci bir zaman vardır."
Bu cümleyi ilk okuduğumda ne demek istediğini tam kavrayamamıştım. Ancak Muradiye’de servilerin gölgesine sığınıp, Ulu Cami’nin şadırvanından dökülen suyun sesini dinlediğimde o "ikinci zamanın" ne olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Bugün, modern hayatın koşuşturmacası içinde kaybolurken, gelin Tanpınar’ın izinden gidip Bursa’da saatin tik-taklarını değil, yüzyılların kalp atışlarını dinleyelim.
Bursa, suyun ve taşın en uyumlu raksıdır. Şehre adım attığınız an, sizi bir su sesi karşılar. Bu ses, sadece fiziksel bir ferahlık değil, aynı zamanda zamanın akışına tutulmuş bir ritimdir.
Ulu Cami’nin içindeki o muazzam şadırvanı düşünün. Gökyüzüne açılan o pencerenin altındaki su, sanki dışarıdaki dünyayı içeriye, duanın ve huşunun merkezine taşır. Tanpınar’ın dediği gibi; "Su, Bursa’da yaşayan bir varlıktır." O su sesi, sizi bugünün gürültüsünden alıp, Osmanlı’nın o vakur sessizliğine götüren bir zaman makinesidir.
Bursa denilince akla gelen "Yeşil", sadece bir renk değildir; bir medeniyetin imzasıdır. Yeşil Türbe’nin çinilerindeki o turkuaza çalan yeşil, ölümün soğuk yüzünü değil, ebediyetin huzurunu simgeler.
Bursa’da ölümle yaşamın iç içe geçtiğini, ataların ruhlarının hala yaşayanlarla sohbet ettiğini hisseder. Muradiye Külliyesi’ne yolunuz düştüğünde, servilerin hışırtısı arasında yürürken bu hisse kapılmamak imkansızdır. Orada zaman çizgisel ilerlemez; geçmiş, şimdi ve gelecek, tıpkı Tanpınar’ın şiirindeki gibi "yekpare, geniş bir an" içinde erir.
Bursa sokaklarında yürümek, taşa yazılmış bir şiiri okumak gibidir. İlk Osmanlı mimarisinin o sade ama heybetli duruşu, şehrin silüetini bir rüya dekoruna çevirir. Koza Han’da içtiğiniz bir çay, sizi İpek Yolu’nun tüccarlarıyla aynı masaya oturtur. Orhan Gazi’nin, Yıldırım Bayezid’in ve Çelebi Mehmet’in vizyonu, hala o taş duvarların arasında nefes alıp vermektedir.
Bugün Bursa büyüdü, sanayileşti ve kalabalıklaştı. Ancak şehrin kalbinde, o eski mahallelerde, Tophane yokuşunda veya Emir Sultan’ın bahçesinde ki o "kristal avize" hala parlıyor.
Eğer yolunuz Bursa’ya düşerse;
Telefonunuzu sessize alın: Ulu Cami’de sadece su sesini dinleyin.
Bir çınar ağacına yaslanın: İnkaya’da veya herhangi bir cami avlusunda, o asırlık ağacın gövdesine dokunun. O ağaç Osmangazi'yi de gördü, sizi de görüyor.
Zamanı unutun: Acele etmeyin. Bursa, aceleye gelmez. O, sindirilerek, yavaş yavaş yaşanacak bir "ikinci zaman" vaat eder.
Bursa’da zaman, bizim kol saatlerimizdeki gibi akmıyor. Orada zaman; suyun sesi, çinilerin parıltısı ve servilerin gölgesiyle dokunmuş, ebedi bir kumaş gibi üzerimize örtülüyor.
Ve biz o örtünün altında, geçmişin huzurlu uykusuna dalıyoruz.
"Bursa'da zaman, billur bir avize gibi başımızın üstünde sallanır durur."