DERİN DENİZLERDEKİ KARANLIK
(Nur Suresi 40)
DERİN DENİZLERDEKİ KARANLIK
(Nur Suresi 40)
'O inkarcıların durumu derin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulut... Birbiri üstüne karanlıklar... İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nûr vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur.'
Nûr Suresi 40. ayetteki tasvir, bugün modern okyanus biliminin ortaya koyduğu gerçeklerle şaşırtıcı ölçüde örtüşür. Ayette geçen her unsurun bilimsel bir karşılığı vardır:
Öncelikle ışığın kaybolması meselesi… Güneş ışığı deniz suyuna girdiğinde dalga boylarına göre soğurulur. Kırmızı ışık ilk 10–20 metrede kaybolur, ardından turuncu ve sarı ışık silinir. Yaklaşık 200 metreden sonra (eufotik zonun bitimi) fotosentez yapılamaz hâle gelir. 1000 metrenin altında (afotik zon) ise mutlak karanlık başlar. Ayetteki “insan elini uzatsa neredeyse onu bile göremez” ifadesi, bu fiziksel gerçeği tam olarak tarif eder.
Ayetin ikinci dikkat çekici yönü “dalga üstüne dalga” ifadesidir. Günümüzde biliyoruz ki denizlerde yalnızca yüzey dalgaları yoktur. Termoklin tabakasında (sıcak–soğuk su sınırı) oluşan ve çıplak gözle görülmeyen iç dalgalar (internal waves) vardır. Bu iç dalgalar, yüzey dalgalarından çok daha büyük olabilir ve ışığın su içindeki ilerleyişini daha da zorlaştırır. Yani gerçekten de derin denizlerde üst üste dalga sistemleri bulunur.
Üçüncü unsur “üstünde de bulut vardır” ifadesidir. Bulutlar, güneş ışığının büyük bir kısmını daha denize ulaşmadan yansıtır veya dağıtır. Yani ışık kaybı üç aşamada gerçekleşir:
Atmosfer ve bulutlar
Deniz yüzeyi ve yüzey dalgalar
Su içindeki katmanlar ve iç dalgalar
Bu da ayette geçen “birbiri üstüne karanlıklar” ifadesini bilimsel olarak anlamlı kılar. Karanlık tek bir sebep değil, çok katmanlı bir fiziksel süreçtir.
Önemli bir nokta da şu:
Bu bilgiler 20. yüzyılın ortalarına kadar bilinmiyordu. İnsanlık, derin denizlere ışık sensörleri, denizaltılar ve sonar sistemleriyle inmeye başladıktan sonra bu katmanlı yapıyı keşfetti. 7. yüzyılda denizin birkaç yüz metre altındaki fiziksel şartları gözlemlemek teknik olarak mümkün değildi.
Bu yüzden ayet, bilimsel bir ders kitabı gibi konuşmaz; fakat doğayı birebir tarif eden bir tasvir dili kullanır. Bilim ilerledikçe, bu tasvirin rastgele değil, gerçekliğe son derece uyumlu olduğu daha net görülür. Bu da ayeti, yalnızca mecaz değil, aynı zamanda derin bir tefekkür daveti hâline getirir.