Bursa’nın Kandilini Uyandıran Bir Ömür: Mehmed Safiyüddîn Erhan
Bazı şehirler vardır ki, onları tanımak için sadece haritalara bakmak yetmez; o şehrin ruhuna nüfuz etmiş "gönül nöbetçilerini" tanımak gerekir. Bursa söz konusu olduğunda, bu nöbetin en ön safında, ömrünü bir medeniyetin ihyasına adamış zarif bir isim durur: Mehmed Safiyüddîn Erhan.
Onun ismi, sadece bir soy ağacının devamı değil, aynı zamanda Bursa’nın kaybolmaya yüz tutmuş hafızasının yeniden canlanışıdır. 1954 yılında Bursa’da dünyaya gelen Erhan, kökleri asırlar öncesine uzanan bir irfan silsilesinin içinden gelir. Eşrefoğlu Rûmî’nin soyuna mensup oluşu, onun sadece soyunu değil, aynı zamanda ruhunu da şekillendiren zengin bir mirastır.
Bir Mirasın İzinde, Bir Medeniyetin Peşinde
Onun yetiştiği aile ocağı, “Türk-İslam tasavvuf ve vakıf geleneğinin muhafaza edilmeye çalışıldığı bir mekân” olarak tarif edilir. Bu tanım, aslında Erhan’ın hayatını özetleyen bir cümledir. Mehmed Safiyüddîn Erhan, kökleri Osmanlı’nın manevi mimarlarına uzanan, şecereli bir ailenin ferdi olma mirasını sadece bir gurur vesilesi olarak görmemiş, omuzlarına yüklenmiş kutsal bir sorumluluk olarak kabul etmiştir. Kendi deyimiyle, o bir "kültür hamalıdır." Bu hamallık, sıradan bir işin ötesinde; bir kitabenin tozunu silmek, yıkık bir türbenin taşını yerine koymak ve "zamanın" Bursa üzerindeki gri perdesini aralamaktır.
Kendi ifadesiyle hissedilen ama kelimelere zor dökülen bir hakikat vardır: 'şehir sadece taş ve topraktan ibaret değildir; şehir, hatıraların ve maneviyatın birleştiği bir organizmadır.'
"Bursa Bir Tablodur ve Biz Onu Kirlettik"
Safiyüddîn Erhan’ın Bursa’ya bakışı, bir sanatçının eserine bakışı gibidir. Şehrin beton yığınları arasında boğulmasına karşı duyduğu o meşhur ve dokunaklı hüznü, şu sözleriyle sık sık dile getirir:
"Bursa, Tanpınar’ın dediği gibi bir rüyaydı. Biz bu rüyadan kaba bir gürültüyle uyandık. Eski Bursa’yı aramak, bir annenin kaybolan evladını araması gibidir."
Onun için her bir çınar, her bir türbe ve her bir su sesi, kadim bir selamın yankısıdır. Restorasyon çalışmalarında gösterdiği titizlik, sadece teknik bir başarı değil, bir "vefa" borcudur. O, taşın sadece sertliğine değil, taşıyan manasına bakar.
Kaybolmaya Karşı Bir Direniş
Erhan’ın en dikkat çekici yönlerinden biri, “kaybolmaya karşı verdiği mücadele”dir. Mezar taşlarının yok olmasını engellemesi, türbeleri ihya etmesi ve görsel arşiv çalışmaları yürütmesi, onun zamanla yarıştığını gösterir. Bu çaba, aslında modern dünyanın hızına karşı bir itirazdır. Çünkü o, unutmanın bir kader değil, bir ihmal olduğunu bilir.
Pek çok insanın yanından geçerken fark etmediği, otlar bürümüş bir mezar taşı Safiyüddîn Erhan için bir "nüfus cüzdanı" mahiyetindedir. Bursa’nın hazirelerinde, türbelerinde iğneyle kuyu kazar gibi çalışmış; kimliği unutulmuş hanedan mensuplarını, ulemayı ve dervişleri yeniden Bursa’nın sosyal hafızasına kazandırmıştır.
Onu bir gün Muradiye Külliyesi’nde bir taşın üzerindeki hatları incelerken, başka bir gün Reyhan’daki bir konağın akıbeti için dertlenirken görebilirsiniz. Onun dünyasında "vakit", sadece akıp giden bir şey değil, içinde yaşanılan ve korunması gereken bir hazinedir.
Bir Kitap, Bir Hafıza: “Bir Zamanlar Bursa’ydı”
Erhan’ın kaleme aldığı Bir Zamanlar Bursa'ydı adlı eser, sadece bir şehir kitabı değildir. Bu eser, Bursa’nın ruhuna tutulmuş bir aynadır. Kitapta hissedilen temel duygu şudur: Bursa, bir zamanlar sadece bir şehir değil; insan ile Yaradan’ın iç içe geçtiği bir mekândı. Eserde yer alan yaklaşım, onun iç dünyasını da ele verir: şehirle kurduğu ilişki romantik değil, derin ve sorumluluk yüklüdür.
Bir İstanbul Beyefendisi, Bir Bursa Sevdalısı
Safiyüddîn Bey, nezaketi, vakarı ve kullandığı o duru Türkçesiyle, geçmiş yüzyıllardan günümüze ışınlanmış bir beyefendi intibaı bırakır. Ancak bu zarafetin ardında, şehrin kimliğini bozan her türlü girişime karşı sarsılmaz bir irade vardır. Kendi ifadeleriyle, yapılan hatalara karşı tavrı her zaman nettir:
"Ecdat, bu şehri kurarken Allah’ın rızasını ve insanın huzurunu merkeze almıştı. Biz ise ne yazık ki rızayı unuttuk, huzuru da betonla takas ettik."
Bir Emanetin Taşıyıcısı
Mehmed Safiyüddîn Erhan’ın hikâyesi, yüksek sesle anlatılan bir başarı öyküsü değildir. Onunki daha çok sessiz, derin ve sabırlı bir hizmetin hikâyesidir. O, vitrinlerde değil; taşın, toprağın ve zamanın içinde yaşamayı tercih eder. Bugün onun yaptığı işin değeri belki tam anlamıyla anlaşılmıyor olabilir. Ama yıllar sonra, bir mezar taşı hâlâ yerinde duruyorsa… Bir dergâhın kapısı hâlâ açıksa… Bir şehir hâlâ hatırlanıyorsa… Orada mutlaka onun emeğinden bir iz vardır.
Bugün bizler Bursa’da hala bir "zaman" bulabiliyorsak, bunda Safiyüddîn Erhan gibi hayatını "görünmez bağlarla" bu şehre bağlayan üstadların payı çok büyüktür. O, bize sadece geçmişi değil, o geçmişten nasıl onurlu bir gelecek kurabileceğimizi de öğretmeye devam ediyor.
Bu yazı, Bursa’nın saklı kalmış güzelliklerini ve o güzelliklerin koruyucularını unutmamak adına kaleme alınmıştır.